Rock'n'Roll Tarihçesi Vol.1 (1950-1960)

Rock'n'Roll Tarihçesi Vol.1 (1950-1960)
"Rock’la ilgili bilmeniz gereken bir şey varsa, o da onun kölelikle başladığıdır. Tarih kitapları size ayrıntıları verebilir; önemli olan rock’ın tamamen anormal bir olayla, on binlerce Afrikalı’nın yurtları ve kültürlerinden uzaklaşmaya zorlanması ve siyah beyazdan ne kadar farklıysa, bildiklerinden o kadar farklı olan yeni bir dünyaya aktarılmaları ile doğrudan ilişkisidir. Ailelerin parçalandığını da hesaba katın, farklı kabilelerden köleler aynı çiftliklerde bir araya konuldu ve tabi ki bu gönülsüz ziyaretçiler zincirlendi, kırbaçlandı, hapse atıldı ve yalnızca karın tokluğuna çok ağır işlerde çalışmak zorunda bırakıldı. Bu koşulların bu kıtada bir yüzyıldan çok daha uzun bir süre, en fazla 150 yıl öncesine kadar sürdüğünü aklınızda bulundurun.
Rock hiçbir zaman sadece bir müzik olmadı. Heavy metal ve blues, hard rock, new wawe ve diğerleri öncelikli olarak biçim ve türler olabilir, ancak rock’ın kategorileri olarak bütünlüğüne bir ekleme değildirler. Rock bir harekettir, bir yaşam biçimidir, bir kültürdür ve belki de bir ideolojidir. Bu bir gelenek, bazı yönlerden bir folklor, çoğu yönden bir inanç sistemidir. Ve rock bugünkü bütün varlığını tarihten küçük bir pencereye borçludur: iki yıl, üçten fazla değil, Amerikan popüler kültürünün iskeleti çöküp yeniden örüldüğünde yeni bir çağ başladı."

David N. Townsend’den, Changing the World: Rock'n'Roll Culture and Ideology (Dünyayı Değiştirmek: Rock’n’Roll Kültür ve İdeolojisi)

Rock’n’Roll, David N. Townsend’in de vurguladığı gibi, insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan köleliğin rahminde doğdu. Afrika’nın ritmiyle Avrupa’nın melodisi, pamuk tarlalarında ve kiliselerde çarpıştı.

Bu dönüşümün kalbinde Spiritüeller ve Gospel yatar. Siyahlar, Beyazlar’dan aldıkları dinsel temaları kendi poliritmik yapılarıyla bambaşka bir boyuta taşıdılar. Kiliselerdeki dinsel törenler sırasında yaşanan o trans halleri ve toplu coşku, aslında bugünkü pop ve rock müziğin "sahne performansı" genlerini oluşturdu. İzleyicinin sanatçıyla bir bütün olması, o ayinlerden rock konserlerine miras kaldı. Bu süreçte, tarih kitaplarının uzun süre sustuğu bir isimden bahsetmeden geçmemek gerekir: Sister Rosetta Tharpe. 1940’larda elektro gitarıyla kilise müziğini (Gospel) adeta bir rock şovuna dönüştüren Tharpe, daha Elvis ya da Chuck Berry ortada yokken o sert riffleri çalıyordu. O, bu isyanın gerçek "vaftiz annesi"dir.

Metinde sözü edilen kölelik dönemi sırasında Siyahlar, Beyazlar’dan aldıkları bazı ruhsal temaların üzerine kendi coşkularını eklemişler; dinsel törenleri esnasındaki dans ve ritimleri başlangıçta sadece Amerika’da yayılmışken, daha sonraları sınırları da aşmıştır. Amerika’da oluşan folk müziğine çeşitli enstrümanların da katılmasıyla pop müziğinin temelleri atılmıştır. Bu noktada Jimmie Rodgers (1897-1933) ismine ayrı bir parantez açmak şarttır. 1920’lerin sonundan itibaren Blues’un gırtlak oyunlarını (yodel) Country müziğe taşıyarak türler arası ilk büyük melezleşmeyi başlatan Rodgers, modern müzik endüstrisinin ilk gerçek yıldızıdır. Kısa süren kariyerine rağmen 1927-1933 yılları arasındaki kayıtları, siyah ve beyaz müziğinin ilk profesyonel evliliği sayılır.

Blues için Bakunin’in tanımladığı şekliyle, “ebedi ve ezeli başkaldıran, ilk özgür düşünen Şeytan’ın müziği” diyorlar. Blues’un babası olarak bilinen Blind Lemon Jefferson’ın ilk plâğı basıldığında, hemen hemen tüm blues ve rock müzisyenleri ondan etkilenecektir.

Blind Lemon Jefferson

1893 (bazı kaynaklara göre 1897) doğumlu Blind Lemon Jefferson’ın, blues tarihini değiştiren 80’e yakın plağı bulunduğu söylenir. Lakabından da anlaşılacağı üzere doğuştan görme engellidir. Kariyerine Dallas’ın meşhur genelevler bölgesi Deep Ellum’da gitar çalarak başlar ve daha sonra bir ozan misali şehir şehir dolaşır. Jefferson, sadece bir müzisyen değil, blues’un ticari bir güce dönüşebileceğini kanıtlayan ilk isimdir.

Jefferson Airplane’in isim babası olan ve tarzını da oldukça etkileyen Lemon Jefferson, pek çok grup ve müzisyene ilham olmuştur. Öncü olduğundan mıdır, yoksa benzersiz yeteneğinden midir bilinmez; dönemindeki pek çok müzisyenin aksine sadece kendi bestelerini çalmıştır. 10 senelik genelev ve sokak müzisyenliğinden sonra, 1925 (bazı kayıtlarda 1926) yılında bir yetenek avcısı tarafından keşfedilerek Chicago’ya davet edilmiştir. Profesyonel kayıt kariyeri, 1929 yılındaki gizemli ölümüne dek sadece birkaç sene sürmüş olsa da, arkasında bıraktığı miras devasadır.

Not düşmekte fayda var ki; Nick Cave’in 1985 yılında yayınlanan ikinci albümü “The Firstborn Is Dead”de de “Blind Lemon Jefferson” adında bir şarkı vardır. Cave’in bu albümü tamamen Deep South (Derin Güney) blues atmosferi üzerine kuruludur ve Jefferson'a bir saygı duruşu niteliğindedir.


Roberth Johnson

Rock’n’Roll için bir teknik tanım yapacak olursak; ragtime, blues, boogie, country, gospel ve özellikle rhythm and blues harmanı diyebiliriz. Elektrikli gitar işin içine girmezse, tarihteki ilk "rocker" ruhlu müzisyen olarak Robert Johnson (1911-1938)’ı gösterebiliriz. Akustik gitarıyla yarattığı o ritmik derinlik, kendisinden yıllar sonra gelecek olan elektrogitar devriminin habercisiydi.

Johnson, Blues’un yedi kralından biri olarak gösterilir. Sadece 27 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı 1936-1937 kayıtları, müziğin akışını değiştirdi. Hakkında anlatılan en ünlü efsane; Mississippi’deki bir dört yol ağzında (Crossroads) gece yarısı ruhunu şeytana satıp, karşılığında olağanüstü bir gitar yeteneği kazandığıdır.

Coen Kardeşler’in “O Brother, Where Art Thou” filminde bu efsaneye doğrudan rastlarız. Karakterlerin yolda arabalarına aldıkları Tommy Johnson, aslında Robert ile aynı dönemde yaşamış bir başka blues adamıdır ancak "şeytanla anlaşma" miti tamamen Robert Johnson ile özdeşleşmiştir.

Bu karanlık hikayeyi, günümüzde Supernatural dizisinde Dean ve Sam kardeşlerin sarı gözlü şeytanı ararken gittikleri o ıssız dört yollarda da görürüz. Dizi, Johnson’ın "Crossroads Blues" şarkısındaki o tekinsiz atmosferi modern çağa taşıyarak, efsanenin yüzlerce yıl boyunca nasıl diri kaldığını gösterir.

T. Bone Walker

Robert Johnson’ı elbette aslında Blues sahiplenir; ama eğer Rock’n’Roll’un miladını elektrogitarın baskınlığıyla başlatacaksak, karşımıza çıkan en dev isim T-Bone Walker (1910-1975) olur. Rolling Stone’un 2003’teki "En İyi 100 Gitarist" listesinde 47. sırada yer alan, 2011 revizyonunda ise 67. sıraya gerileyen Walker, listedeki yeri ne olursa olsun, modern gitar çalma tekniğinin asıl mimarıdır.

Walker, Blues ile Rock’n’Roll arasında sadece bir köprü değil, aynı zamanda elektrogitarı orkestranın arkasından çıkarıp ön saflara taşıyan liderdir. Bu tutkusu ise çok eskiye, Blues’un köklerine dayanır. Aile dostu olan Blind Lemon Jefferson, küçük Aaron (T-Bone) için sadece bir müzisyen değil, evlerine yemeğe gelen "Jefferson Amca"ydı. Jefferson’ın rehberliğinde sokaklarda müzik yapmaya başlayan Walker, 10 yaşında okulu bırakarak bu efsanenin izinden gitti.

Ancak onu eşsiz kılan, 1930'ların sonunda eline aldığı elektrogitarla yaptığı devrimdir. 1947 yılında kaydettiği ölümsüz klasiği "Call It Stormy Monday (But Tuesday Is Just as Bad)", Blues tarihinin en çok coverlanan şarkılarından biri olmuştur.

Walker sadece sesiyle değil, şovuyla da Rock’n’Roll’un "sahne estetiğini" yaratmıştır. Bugün Jimi Hendrix ile özdeşleşen dişle gitar çalma veya gitarı ensede çalma gibi akrobatik hareketlerin gerçek yaratıcısı T-Bone Walker'dır. Hendrix, bu hareketleri Walker'ı izleyerek ve ona hayran kalarak sahnesine taşımıştır.

B.B. King bir röportajında, "T-Bone Walker'ı ilk duyduğumda, o sesin dünyadaki en güzel şey olduğunu düşündüm ve hemen bir elektrogitar almam gerektiğini anladım" demiştir. Chuck Berry'den Stevie Ray Vaughan'a kadar herkesin ilham kaynağı olan Walker, Rock’n’Roll’un müzikal alfabesini belirleyen kişidir.

Rock’n’Roll’un müzikal kökeni

1940’ların ortasından 1951’e kadar geçen süreç, müziğin kabuk değiştirdiği dönemdir. Klasik Blues’un o yalın yapısına; cazdan gelen nefesli çalgılar (özellikle saksafon) ve Boogie-Woogie tarzı süratli piyano partisyonlarının eklenmesiyle Rhythm And Blues (R&B) doğmuştur. O dönemde bu müzik, sadece siyahların gittiği kulüplerde çalınan ve müzik listelerinde "Race Records" (Irk Kayıtları) kategorisinde tasnif edilen, siyahilerin egemenliğinde bir tarzdı.

1951 yılına gelene dek, siyahların bu coşkulu ve yerinde durulmayan müzikle yaptıkları danslara verdikleri isim olan "Rock’n’Roll", aslında denizcilik terimlerinden devşirilmişti: Rock (sallanmak) ve Roll (yuvarlanmak). Ancak bu kelimeler siyah argosunda çok daha derin bir anlam taşıyordu: Dans sırasındaki cinsel hazzı ve bedensel özgürlüğü tercüme ediyordu. Bu müziği beyaz gençlerin dünyasına taşıyıp ona resmi ismini veren kişi ise efsanevi DJ Alan Freed oldu.

Alan Freed

Pek çok müzisyenin parlamasını sağlayan Alan Freed, Ohio-Cleveland’daki radyosunda “The Moondog House” adıyla bir program yapmaya başladığında, aslında bir devrimin fitilini ateşliyordu. Freed, siyahilere ait R&B parçalarını, ırksal etiketleri bir kenara bırakarak ve "Rock’n’Roll" terimini kullanarak çalmaya başladı. Bu, hem siyah hem de beyaz gençlerin aynı frekansta buluştuğu tarihteki ilk büyük platformdur. Rock’n’Roll’un siyahlarla beyazları bir araya getiren toplumsal bir tutkal olduğunu söylediğimizde, bu mevzunun kökeni Freed’in cesur yayıncılığına dayanır.

Ancak Freed’in başarısı, muhafazakâr Amerika’yı ve yerleşik düzeni rahatsız etmekte gecikmedi. 1958 yılında Boston Arena’da düzenlediği bir şovda yaşanan izdiham ve polisin sert müdahalesi, Freed’in sonunun başlangıcı oldu. Sahneden polisi eleştirince "halkı polise karşı kışkırtmak" suçlamasıyla hedef tahtasına oturtuldu. Gençlerin ahlakını bozmakla suçlanan Freed’i bitirmek için sonunda meşhur "Payola Skandalı" (radyo DJ'lerine şarkı çalmaları için rüşvet verilmesi davası) patlak verdi.

Freed, 1962 yılında bu davalar ve suçlamalarla hem radyodan hem de televizyondan kovuldu. Bu haksız süreç onu büyük bir depresyona ve alkole sürükledi. 1965 yılında, henüz 43 yaşındayken karaciğer yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde, cebinde neredeyse hiç parası yoktu. Müzik dünyasında onun için hâlâ “kırık bir kalple öldü” denir; çünkü o, rüşvetten değil, sevdiği müziğin ve birleştirdiği gençliğin cezalandırılmasından dolayı hayata küsmüştü.

Bugün Cleveland’daki Rock and Roll Hall of Fame müzesinin orada olmasının tek sebebi, Alan Freed’in bu müziği orada dünyaya duyurmuş olmasıdır. Hayatını daha derinlemesine anlamak isteyenler için 1999 yapımı “Mr. Rock n’ Roll: The Alan Freed Story” filmi, bu trajik ama görkemli hikâyeyi başarıyla özetler.

Fats Domino

Alan Freed’in radyo programının gözdesi, New Orleans’ın yetiştirdiği en büyük yeteneklerden biri olan Fats Domino (1928-2017)’dur. Domino, 1955 yılında "Ain't That a Shame" ile beyazların listelerinde (Pop Charts) zirveye oynayan ilk siyahi sanatçılardan biri olarak tarihe geçmiştir. Esasında o, saf bir Rock’n’Rollcu ya da Bluescu değil; her iki türün de atası sayılabilecek "Boogie-Woogie" akımının en önemli temsilcisidir.

Boogie-Woogie, neşeli melodileriyle bilinen, düzenli bas yürüyüşleri üzerine kurulu ve piyanonun bir vurmalı çalgı gibi kullanıldığı bir türdür. Fats Domino’nun geniş yelpazesi; Blues, Rock’n’Roll ve Cazı öyle bir potada eritmiştir ki, ona hangi etiketi koyarsanız koyun eksik kalacaktır.

Domino ile ilgili en sarsıcı anılardan biri, 2005 yılındaki Katrina Kasırgası’na dayanır. Kasırga sonrası öldüğü sanılmış, hatta evinin üzerine "Huzur içinde uyu Fats" yazılmıştı. Ancak 77 yaşındaki Domino, hasta olan ve hareket edemeyen eşini bırakmamış, kurtarılana dek evinde beklemiştir. Bu sadakat ve direnç hikâyesi, onun müziğindeki o sarsılmaz ruhun bir yansıması gibidir. Sanatçı, ilerleyen yaşlarında David Simon’ın (The Wire yaratıcısı) New Orleans kültürünü anlatan Treme dizisinde bizzat kendisini oynayarak müzik tarihinin yaşayan abidesi olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Rockabilly ve Müzikal Yarılma

Rock’n’Roll’a dönecek olursak; 50’li yılların başında ırksal tabular sebebiyle türün resmen ikiye bölündüğünü görürüz. Bir yanda beyazların Country ve Rhythm & Blues senteziyle oluşturduğu, daha çok Güney Amerika kökenli "Rockabilly" akımı vardı. Bu kanatta Elvis Presley, Buddy Holly, Eddie Cochran, Ricky Nelson, Gene Vincent, Carl Perkins ve Jerry Lee Lewis gibi isimler fırtınalar estiriyordu.

Diğer yanda ise doğrudan Delta Blues kaynaklı, saksafonların çığlık attığı, ritmik yapısı çok daha kompleks ve Rockabilly’ye nazaran fazlasıyla sert olan siyahilerin egemenliğindeki Rock’n’Roll duruyordu.

Müzikal yapıdaki bu bölünmeyi ve 1954 yılına dek süren "bu müziğin adı nedir?" tartışmalarını bir kenara bırakalım. Şimdi, pek çok tarihçinin "büyük patlama" olarak kabul ettiği o noktaya, Kral'ın sahneye çıkışına gelelim...

Elvis Presley

Temmuz 1954’te, Memphis'te kamyon şoförlüğü yapan genç Elvis Presley, annesinin doğum günü için iki şarkılık bir plak doldurmak üzere Sun Records stüdyosunun kapısını çalar. Stüdyonun sahibi ve vizyoner yapımcı Sam Phillips’in aklında ise o meşhur düşünce vardır: “Bana Siyahlar gibi şarkı söyleyen, Siyahların hissini verebilen bir Beyaz verin, bir milyon dolar kazanayım.” Serseri tavırları, Siyahlar’ın müziğine olan derin ilgisi ve onların gırtlaktan söyleyiş tarzlarını taklit etme yeteneğiyle Elvis, Phillips’in aradığı cevaptı. Dinine bağlı bir Hıristiyan olması yanında, sahnede her an her çılgınlığı yapmaya hazır bir "rocker" kimliği taşıyordu. Elvis ile birlikte siyah ve beyaz arasındaki ırksal tabu bir bakıma yıkıldı; Amerikan tarihinde ilk kez Güneyli, Siyahi kökenli bir müzik, ten rengi gözetmeden Kuzeyli gençler tarafından çılgınca kabul görüyordu. Medyanın yansıttığı imaj ise şiddet, kışkırtıcı tavırlar ve her türlü aşırılıktı. Elvis ve onu takip eden müzisyenler, deri ceketleri ve dik başlı duruşlarıyla muhafazakâr toplum için potansiyel birer tehlike yaratan "asi" imajının öncüleriydiler.

Çocukluğunda kilise korolarında şarkı söyleyen Elvis, Blues ve Caz ile haşır neşir olur olmaz sesini dinletmek için prodüktörlerin kapılarını aşındırmıştır. Kariyerinin ilk yıllarında "I Forgot to Remember to Forget" şarkısıyla listelere bir numaradan giren "Rock’n’Roll’un Kralı", müzik kariyerinin yanına tam otuz bir tane de film sığdırmıştır.

Elvis’in ilk lakabı “Elvis the Pelvis” idi. Bunun nedeni, o dönem için devrim niteliğinde olan (ve müstehcen bulunan) kalça kıvırma hareketleriydi. Bu dansı ve bir seks sembolü olması nedeniyle sayısız kez sansüre uğradı. Bu sansürlerin en absürdü, 1957 yılındaki The Ed Sullivan Show yayınında yaşandı; kanal yönetimi ahlaki değerleri korumak adına Elvis’in sadece belden yukarısını göstermeyi tercih etmişti.

Kral'ın hayatı kadar ölümü de efsanelerle örüldü. 16 Ağustos 1977’de, henüz 42 yaşındayken kalp yetmezliğinden hayata veda etti. Ölüm nedeni resmi olarak kalp durması olsa da, yıllarca süren reçeteli ilaç bağımlılığı ve obezite sorunu bu trajik sonu hazırlamıştı. Özellikle eşi Priscilla'dan boşanmasının ardından girdiği depresyonun etkisiyle, sabahları sosisli, tereyağlı ve devasa sandviçlerle beslendiği meşhur "Elvis diyeti" sağlığını bitirme noktasına getirmişti.

Ancak Elvis efsaneleri ne bitti ne de bitecek gibi görünüyor. O, sadece bir şarkıcı değil, Rock’n’roll’un R&B’den tamamen kopup kendi devasa pazar alanını yaratmasını sağlayan "ilk gerçek rockstar" idi. Bu büyük dönüşümde en büyük pay, şüphesiz Elvis Presley ve hemen ardından gelen gitarın şairi Chuck Berry’ye aittir.

Chuck Berry

1940’lı yılların sonu geldiğinde, özellikle Gibson ES-150 gibi modellerle gitarlar artık tamamen elektriklenmişti. Bu teknolojik devrim, müzikte solo görevi gören saksafon ve piyanonun yükünü hafifletti; sahnenin yeni hakimi artık elektrogitar olmuştu. İşte bu enstrümanı orkestranın kalbine yerleştirip, ilk gerçek Rock'n'Roll solo stilini inşa eden isim Chuck Berry (1926-2017) oldu.

Chuck Berry, 1955 yılında "Maybellene" ile listeleri altüst ettiğinde sadece bir şarkıcı değil, bir devrimciydi. Blues’un ağır yapısını hızlandırıp üzerine gençlik temalı (arabalar, kızlar, okul) hikayeler ekleyerek Rock'n'Roll'un edebi dilini de oluşturdu. Günümüzde bile hayranlıkla anılan sahne hakimiyeti ve meşhur "Duckwalk" (Ördek Yürüyüşü) ile performansı görsel bir şölene dönüştürdü. Bu yürüyüşü ondan miras alan en ikonik isim, yıllar sonra efsane grup AC/DC’nin gitaristi Angus Young olacaktı.

1950 yılında bir bar grubuyla (Sir John’s Trio) kariyerine başlayan Berry, 1955’teki büyük çıkışının ardından 1956’da "Roll Over Beethoven" ile müzikal manifestosunu ilan etti. Ardından gelen "You Can’t Catch Me", "School Day" ve "Oh Baby Doll" gibi parçalarla ABD sınırlarını aşarak önce İngiltere’deki gençleri (başta müstakbel Beatles ve Stones üyelerini), akabinde de tüm dünyayı etkisi altına aldı.

1957’de yayımlanan "Rock’n’Roll Music" single’ı ve sonrasında gelen "Sweet Little Sixteen", "Johnny B. Goode" ve "Back in the USA" gibi başyapıtlar, Rock’ın temel müfredatını oluşturdu. Özellikle "Johnny B. Goode", 1977 yılında Voyager 1 uzay aracıyla uzaya gönderilen altın plağa, insanlık tarihinin müzikal temsilcisi olarak giren tek Rock'n'Roll şarkısı olma onuruna erişmiştir.

Jerry Lee Lewis

Rock’n’Roll’un ve sonrasında dallanıp budaklanan pek çok türün piyanodan vazgeçemeyişinin asıl sebebi, Elvis ile aynı plak şirketinde (Sun Records) bulunan Jerry Lee Lewis (1935-2022)’tir. "The Killer" (Katil) lakabıyla tanınan Lewis, bir kamyonun arkasına koyduğu piyanosuyla sokak sokak dolaşmış; alkol, kumar ve kadınlar konusundaki dizginlenemez yaşamıyla o dönemde bile fazlasıyla göze batmıştır. Piyanoyu sadece bir enstrüman değil, üzerine çıkıp tepindiği ya da ateşe verdiği bir sahne objesi gibi kullanan bu sıra dışı adamı, 1989 yapımı Great Balls of Fire filminde Dennis Quaid canlandırmıştır.

Kariyerinin başında Rock’n’Roll’un en vahşi örneklerini verse de, daha sonraları Country müziğe kaymıştır. Ancak kariyeri, 1958 yılında patlak veren devasa bir skandalla sarsılır: Lewis, henüz 22 yaşındayken 13 yaşındaki kuzeni Myra Gale Brown ile evlenmiştir. Bu haber duyulur duyulmaz medya tarafından adeta topa tutulur.

Bu skandalın gölgesinde çıktığı İngiltere turnesinde yaşanan meşhur “Kraliçe benim kıçımı öpsün” hadisesi ise Rock tarihinin en sert anekdotlarından biridir. Basının "sübyancı" suçlamaları nedeniyle turnesi iptal edilen ve havaalanında kimsenin karşılamadığı Lewis, kendisine Kraliçe’nin görüşünü soran bir gazeteciye o unutulmaz cevabı verir. Bu olay, Lewis’in ana akım müzik dünyasından uzun süre dışlanmasına neden olmuştur.

Trajediler ve "Müziğin Öldüğü Gün" (1959)

1958-1959 yılları, Rock’n’Roll’un yükselişi sırasında ilk fiziksel ve ruhsal kayıpların verildiği yıllardır. Rockabilly’nin en parlak isimlerinden Eddie Cochran ve Gene Vincent, 1960 yılının Nisan ayında İngiltere turnesi sırasında feci bir trafik kazası geçirdiler.

İçinde bulundukları taksinin bir kamyona çarpması sonucu Cochran henüz 21 yaşındayken olay yerinde hayatını kaybetti; Vincent ise ömrünün sonuna kadar taşıyacağı ağır sakatlıklarla kurtuldu.

Ancak bu dönemdeki en büyük yıkım, 3 Şubat 1959’da yaşandı. Buddy Holly, Ritchie Valens ve The Big Bopper’ı taşıyan küçük uçağın Iowa’da düşmesi, müzik tarihine Don McLean’in ünlü tabiriyle "The Day the Music Died" (Müziğin Öldüğü Gün) olarak geçti. Bu kaza, Rock’n’Roll’un "masumiyetini" kaybettiği an kabul edilir.

Boykotlar ve Kopya Müzisyenler Dönemi

Bunlar olurken pek çok öncü rock müzisyeni de ya uslandı ya da çeşitli sebeplerle ortadan yok oldu. Elvis orduya gitmiş, Little Richard müziği bırakıp kiliseye dönmüş, Chuck Berry ise hapse girmişti. Meydanı boş bulan muhafazakâr çevreler, Rock’n’Roll taraftarı olmayan gelenekçilerle birleşerek sokaklarda plakları yakmaya, radyo istasyonlarını boykot etmeye başladılar.

Müzik endüstrisi, bu asi müziğin kitleler üzerindeki gücünü görmüş ancak "ehlileştirilmesi" gerektiğine karar vermişti. Yapımcılar, daha evvel ortalığı sallamış olan o "tehlikeli" ve "asi" müzisyenlerin yerine, daha uysal, kolejli görünümlü ve "güvenli" kopyalarını (Teen Idols) piyasaya sürdüler. Rock’n’Roll’un o sert köşeleri zımparalanıyor, müzik daha çok popüler kültürün tüketim çarklarına uygun hale getiriliyordu.

Brenda Lee & The Shangri-Las

Piyasadaki erkek kopyaların arasından bir kadın sesi, özgünlüğüyle sıyrılmayı başardı: Brenda Lee (1944- ). 1958’de "Dynamite" ve 1960’da "I’m Sorry" gibi hitleriyle adından söz ettiren Lee, Rock tarihinin ilk kadın ikonlarından biridir. O dönemde serseri tavırlar takınmak, cinselliği ve uyuşturucuyu açıkça dile getirmek adeta "erkeklerin işi" olarak görülüyordu. Brenda Lee ise bu erkek egemen dünyada, hıçkıran vokali ve hafif "sinirli" ama kolejli imajıyla kendine bir alan açtı. Rock ve popun yanı sıra Country tarzındaki başarısı, onu türler arası bir köprü haline getirdi.

Brenda’nın açtığı yolda ilerleyen ve tamamı kadınlardan oluşan The Shangri-Las, Rock’n’Roll’a melodramatik bir hava kattı. İmaj olarak Brenda’nın zıttıydılar; "kötü kız" (bad girl) imajına yakındılar. Şarkı sözlerinde motosikletli asilerle yaşadıkları tehlikeli aşkları, sokak kültürünü ve gençlik trajedilerini anlattılar. Gospel ve kilise efektlerini pop elementleriyle birleştirerek, 60’ların "Girl Group" akımının öncüsü oldular.

Okyanusun Ötesi: İngiliz "Rocker" Kültürünün Doğuşu

Aslında "Rocker" kavramı, her ne kadar Amerika’da doğsa da, kendine has bir kimlik olarak asıl İngiltere’de ete kemiğe bürünmüştür. Fats Domino, Little Richard, Eddie Cochran ve Gene Vincent’ın düzenledikleri Avrupa turneleri, Rock’n’Roll virüsünü İngiliz gençliğine bulaştırdı. Avrupa ülkeleri içerisinde bu müziği sadece kabul etmekle kalmayıp ona bambaşka bir boyut kazandıracak olan yer İngiltere olacaktı.

İlk dönem İngiliz müzisyenler, Amerikalı ustaların sadık birer taklidiydiler. Bunlar arasından sıyrılabilen en ilginç figür, pembe briyantinli saçlarıyla Wee Willie Harris oldu. Harris, sahne şovlarıyla bir nebze dikkat çekse de, İngiltere genel olarak Beatles fırtınası patlayana dek bir "bekleme" dönemine girdi.

Kıta Avrupası ise bu süreci daha geriden takip ediyordu. Fransa’da Johnny Hallyday (1943-2017), Eddy Mitchell ve Dick Rivers gibi isimler, Amerikan hitlerini Fransızca yorumlayarak yola çıktılar. Aralarından "Fransa’nın Elvis’i" olarak anılan Johnny Hallyday, bu taklitçi imajdan sıyrılıp yarım asrı aşan kariyeriyle bir ulusal kahramana dönüşmeyi başaracaktı.