Mut
“Göbek bağı kesilir ve tek başına kalırız. Eşsiz ve bağsız. Yalnızlık duygusunun temeli işte bu denli eskidir. ” Talat Parman
Kesildi göbek bağı, ilk dört sene kayıp. Anlatılanlar var sadece. Başkasının anlattığı hayatta asıl kız/oğlan olmak zor.
Uyuyamıyorum. Son on senenin zombileri, vampirleri, şekil değiştirenleri yakamı bırakmıyor. Hayatıma sadece canavarları almışım gibi. Ve yalancıyım, hepinize yalanlar söyledim bunca sene. Acımamanızı istedim. Acınacak hâldeydim. Yalanları da doğrularımdan ayıkladım. Ve acıdınız. Bense, bana acıdığınız için sizleri hiç affetmedim.
Anımsayabildiğim en eski anım dört yaşıma denk geliyor. Küf, tahta ve toprak kokulu bir evin iki göz odasından birindeki tüplü bir televizyondan yayılan ses tüm köyü inletirdi. Ya heyecanlı bir muhabir, ya ruhsuz bir haber spikeri ya da bir futbol maçındaki kalabalık insan güruhu ve onların arasından sıyrılmaya çalışan bir adam olurdu seslerin sahipleri.
O akşam da milli bir maç söz konusuydu. Annem mutfakta akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor, açlığı dinmedikçe siniri kaybolmayan babam da oturduğu yerden futbol topuyla empati kurmuş hâlde bağırıp duruyordu. Kız kardeşim henüz bir yaşındaydı ve emekliyor, oyuncaklarımı bir yerden diğerine yuvarlıyordu.
Terziydi annem ve tek oyuncaklarım da onun kullandığı büyüklü küçüklü ip makaralarıydı. Onları kule gibi dizer, sonra bir anda dağıtır ve yerlere saçıldıklarında müthiş bir haz alırdım.
Birden fazlasını aynı anda taşıyamadığım tabakları ve bardakları yer sofrasına getirip götürüyordum. Ablaydım, sorumluluklarım vardı, evin kocaman kızıydım ve anneme yardım ediyordum. Mutfağa her girişimde annemle göz göze geliyorduk ve gözlerinin içindeki pırıltıda bir sıcaklık hissediyordum. O yıllarda sanırım daha çok seviyordu annem bizleri. Belki de çocuklarıyla ilgili hayal kırıklıkları baş göstermediğindendir.

Kız kardeşim güzergâhımın üzerine konumlandı ve ben de yolumu değiştirmek zorunda kaldım. Sıra kaşık ve çatallardaydı. Avuçlarıma sığdığı kadarını alıp evin salonuna doğru yol aldım. Hızlıca ve dikkatlice televizyonun önünden geçtim, sofraya ulaştım. Elimdekileri bırakırken bir küfürle yerimden sıçradım. Milli takım gol kaçırmıştı.
Mutfağa dönüp geriye kalan kaşık ve çatalları getirmek üzere yine televizyonun önünden geçiyordum ki bir küfür daha patladı. Milli takım gol kaçırmıştı. İlki kadar korkmadım ama mutfak kapısının önündeyken dönüp arkama baktım. Üzerime doğru gelen bir dev vardı. Sinirden elleri kolları titriyor, gözlerindeki kan damarlarını olduğum yerden görebiliyordum. “Ba…” dedim ikinci hece ağzımdan çıkamadan yukarı doğru havalanmıştım. Belimden kavramıştı ve canım yanıyordu. Havada silkeledi beni, canım daha çok yandı. Sadece televizyondan gelen sesleri duyuyordum. Dudakları oynuyordu devin, çekiştiriliyordum. Belimde iki çift el vardı şimdi, annem dalındaki bir meyveye ulaşmaya çalışır gibi beni tutmaya, koparmaya çalışıyordu. Dev izin vermiyordu. Dili dişleri arasına sıkışmıştı ve salyalar akıyordu çenesinden aşağı. Salyalara bakarken tüm görüntü bulanmaya başladı. Ağlamaya başlamıştım. Bir anda dış kapıya doğru hareket etti ve kapının açılmasıyla birlikte yağmur damlalarını suratımda buldum. Önce yere doğru attı beni sonra karnıma doğru bir tekme savurdu. Kapının dışına, avluya fırlatıldım, yuvarlandım, yumuşak bir düşüştü. Sağ bileğimden destek almıştım ve acıyan tek yer de orasıydı. Bir anda karanlık çöktü, kapı üzerime kapanmıştı. Yerimden hızla kalktım sol elimi yumruk yaparak kapıya vurmaya başladım. “Baba, karanlık, içeri al beni,” dedim. Girmek istediğimden de emin olamadım sonra. Çığlıklar, bağırmalar, küfürlerle doluydu içerisi. Arkama dönüp baktım, sokak lambaları yoktu evin önünde.
Korkmaya ve ağlamaya başladım. Aynı cümleyi sürekli tekrar ediyor hıçkırıklar yüzünden kelimelerin çoğunu da yutuyordum. Avuçlarım terlemişti. Bir uluma sesi geldi cami imamının köpeği olmalıydı. Yakınlardaydı ve ben ondan ölesiye korkuyordum.
Ev sahibimizdi köyün imamı ve evimiz de caminin bitişiğindeydi. Üst kata imamın evine baktım ama ışıkları yanmıyordu. Yapayalnızdım kapının önünde ve imamın köpeği beni yemek için yanıma geliyor olmalıydı. Sesim yükseldi, tizleşti ve artık sadece “Baabaaaa” diye bağırmaya başladım. Gerisini unutmuştum söylediğimin, neden bağırdığımı da unutmuştum. Önümde nemli, ıslak bir tahta kapı duruyordu ve tırnaklarımın arasına daha çok tahta parçası sokmak istercesine tırmalıyordum kapıyı. Kıymıklar etime giriyor, her seferinde daha da fazla canım yanıyordu ama ben tırmalamaya devam ediyordum.
“Almayacaksın içeri, terbiye vermeli bu orospuya, sen şımartın onu,” dedi dev. Tahmin ediyordum bunu derkenki yüzünü. Kendinden emindi, sigara yakıyordu bir yandan, ağzındaki tükürüklerin sıçraması yüzünden filtresi sırılsıklam olmalıydı. Sigarayı parmaklarının arasına aldıktan sonra oturmuş olmalıydı eski yerine
Devin gürlemesinin ardından sesler kesildi tamamen ve ben de bıraktım tırmalamayı. “Orospu” ne demekti, bunu düşünüyordum. Duymamıştım daha önce bu kelimeyi. Ve tırnak diplerim acıyordu. Avuçlarımı yukarı doğru kaldırdım ama karanlıktan göremiyordum. Arkamı dönüp yeniden karanlığa baktım. Köpek sesi gelmiyordu. Kafamı sağa doğru çevirince büyük taşı gördüm. Yıllar sonra onun aslında teneşir taşı olduğunu fark edince de aynı korkuyu yaşayacaktım. Şimdilik o sadece taştı ve ay ışığı tam üzerine geliyordu. Biraz aydınlık gibiydi orası. Caminin önüne doğru gittim ve kenarda duran tabureyi sürükleyerek taşın yanına getirdim. Önce tabureye sonra da taşın üzerine çıktım. Uzanıp kıvrıldım. Yağmur yağmaya devam ediyordu ama ılıktı damlalar. Isıtıyordu beni.
İçeride ağlamaya başladığım için sinirlenmiş beni evden dışarı atmıştı. Ağlama sesine tahammül edemiyordu, biliyordum. Her ağlamamda daha da sinirleniyordu. İnsanlar korktuklarında geri çekildiklerine ağladıklarına göre, onları korkutan ve sinirlenenler güçleniyor olmalıydı. Onun daha da güçlü olmasını istemiyordum. Kendi kendime söz verdim o gece teneşir taşının üzerinde. Bundan sonra bana kızdığında hiç ağlamayacaktım.
Sözümü yirmi beş yaşıma bastığım seneye dek de tuttum. Her kavgamızda gözlerimi ondan ayırdım. Halı desenlerine, kitaplıktaki kitaplara baktım durdum. Ergenliğe girmeden önce, itilip kakılırken, gözlerimi kapardım ve yapabildiğim kadar hızlı bir şekilde sayı sayardım Ne kadar hızlı sayarsam o kadar çabuk bitecek diye düşünürdüm. Ergenlik dönemi ve sonrasındaysa sayı saymanın çözüm olmadığını kanıksamış, oluruna bırakmıştım her şeyi. Bitiyordu nasılsa. On dakika, yarım saat, bir saat tekmeleniyor, yumruklar yiyor, saçlarımdan tutulup sürükleniyordum ama bir an geliyordu ve bitiyordu. Bittiğinde oda hapsi alıyordum. Odama gittiğimde içimden geldiği gibi ağlıyordum. Senelerce kimse görmedi ağladığımı bu sebepten.
Anılarımı yediğim dayaklara göre kronolojik sıraya dizebiliyorum. Teyzemin yurt dışından ilk gelişi yanağımdaki izin olduğu seneydi mesela. Banyoda düştü, klozet kesti demişlerdi. Yaşım 13-14 olmalı çünkü köylerden kurtulmuş bir ilçeye yerleşmiştik ve evet klozetimiz vardı. Ve evet gerçekten klozet kesmişti yüzümü. Ama düşmemiştim. Teyzem neredeyse on senedir Türkiye’ye gelmemişti ve çok büyüdüğümü söylemişti. Bana rengârenk sutyenler külotlar getirmişti. Bir genç kız bekliyordu karşısında. Oysa korkuları yüzünden, maruz kaldığı istismar yüzünden büyümeyi reddeden, büyümemek için yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış memelerini gizlemek için her şeyi yapan ufacık bir çocuk vardı karşısında. Mutfakta beni sıkıştırıp memelerimi çimdiklemişti, sırıtıp büyüyor değil mi bunlar, canın yanıyor olmalı demişti. Neden çimdikledi bilmiyorum ama canım çok yanmıştı. Mahalledeki, okuldaki arkadaşlarım, özelikle de erkekler zaten sürekli çarpıyordu ve canım yanıyordu. Kız kardeşim de tam bir cadalozdu her kavgamızda kasten vururdu göğüslerime. Tüm dünya hıncını minicik memelerimden çıkarıyor gibiydi, önüne gelen canımı yakıyordu işte.
Bir ay kaldı teyzem bizde ve o gittikten bir hafta sonra ilk reglimi oldum. Kitaplığın arkasına saklanmış “İslam ve Cinsellik” diye bir kitaptan öğrenmiştim regl kanının ne olduğunu. Evdeki tuvalet kâğıtlarıyla ilk üç günü geçirmiştim ama neredeyse her yarım saatte bir tuvalete gitmek zorunda kalıyordum. Kirlenen iç çamaşırlarımı mahallenin çöpüne atıyordum çünkü annem görürse kızar diye düşünüyordum. Zombiydi çünkü, pırıltı yoktu hiç gözlerinde.
Üçüncü günün akşamı odama gelip bana hasta olup olmadığımı sordu. Hasta değildim. Ama sonra anladım “hasta” derken neyi kastettiğini. Hastalık olmadığını düşünmüştüm okuduklarımdan, normaldi bacaklarının arasından kan gelmesi. Mahallemizdeki bakkala gönderdi beni, “ped alacaksın, çocuk bezlerinin yanında olmalı,” dedi. Bakkalın oğlu vardı kasada ve hayatımın en zor dakikalarıydı sanırım o pedin paketini alıp da kasaya gidip ödeme yapmak. Bok var gibi sırıtıyordu bir de kasadaki çocuk. Eve gelene dek ölüp ölüp dirilmiştim resmen.
Çok değil bir sene sonra mahalleden arkadaşım bir kızı dışarı çağırmıştım dondurma almaya gitmek için ve erkek kardeşi “Sümeyye artık genç kız oldu, adet oldu, seninle gezemez,” demişti. Demek ki bazı aileler bunları oturup konuşabiliyorlardı. Erkek kardeşi dahi bunu bildiğine göre, öyle olmalıydı. Ben daha önce kanamıştım, ben genç kız değil miydim? Sümeyye’yi balkonlarında gördüm ve başını kapatmıştı. Demek ki artık annesi gibiydi. Başını kapatıp, evden dışarı çıkmayacak, benimle yürüyüşe gitmeyecek, dondurma yemeyecekti. Eve dönüp odama girdiğimde kafamdaki her şey karman çormandı.
Tek bildiğim dört yaşlarındayken fark ettiğim evimizdeki devin, canavarın beni öldürmeye çalıştığıydı. Öldüremediği için mümkün olduğunca güçsüzleştirmiş, sindirmiş, yok etmeye çalışmıştı. Yılmamıştım ama o çığın altında kalmıştım işte.
“Ben babamın yuvarladığı, çığın altında kaldım.” Nilgün Marmara
Fotoğraflar: Francesca Woodman