İçinden Tramvay Geçen Adamlar
“Yalnız, yalnız adamlara saygıyla.”
Efsaneler, dehalar, özel olanlar, unutulmayanlar, sadece muhalif olduğu için anılanlar, canlarına kastedilenler, sanatına kastedilenler, anlaşılamayanlar, yanlış anlaşılanlar, kıymeti bilinmeyenler…
Hayatınızın büyük bir kısmı küçük bir şehirde geçmişse, kabulleneceğiniz öncelikli iki şey, sinema adına mutlaka üçüncü sınıf insan muamelesi görmek ve tiyatro namına da bir küp dolusu baldan payınıza düşen bir parmağa tamah etmek oluyor. Genellikle de ağzınıza sürülmez o parmak ya neyse.
Büyük bir tiyatro festivali olur her sene bu şehirde. Gittikçe daha kötü oyunların geldiği (oyunun kötüsü de olur elbet), daha zayıf ekiplerin sahne aldığı, özellikle bazı ekiplerin oyunlarında salonları tıka basa dolduran izleyicilerin, ilginç bir şekilde özellikle bazı ekiplere iştirak etmemesi, salonun neredeyse yarısından fazlasının boş olması reddedilemez gerçekler. Hoş, bunun için bir tespiti var Ferhan Şensoy’un, “Tiyatroya kim gider, hayatımız tiyatro,” diye.

Burada sormak istiyorum: Kenterler iyi de Orta Oyuncuları kötü mü? Kenterler’de tıka basa dolu olan, ayakta dahi bilet bulamadığınız, kaçak girmeye çalıştığınız salona bir Orta Oyuncular oyunu için geldiğinizde elinizi kolunuzu sallaya sallaya, koltuk beğenip de oturup izlemek ne büyük ironidir. Bir yandan gelmediklerine, bu muhteşem adamı, Ferhan Şensoy’u izleyememelerine sinirlenip, üzülüyorum, diğer yandan da gayet bencilce, ne kadar az izleyici varsa o kadar az telefon çalar, o kadar daha rahat izlenir o oyun, diye mutlu oluyorum. Gerçi bunun için nefis bir yöntem geliştirmiş Ferhan Bey. Oyun öncesinde duyduğunuz detone, cırtlak bir sesle telefonlarını kapatmaları söylendiğinde dikkate almayan insanların, Ferhan Şensoy’un o kendilerini rezil rüsva ettiği, ağızlarına sıçtığı bant kaydıyla %70-80 oranda densizlik azaldı sanıyorum. Ve evet hâlâ arsızca telefonunu açık tutanlar, titreşim zırıltısını kapatmayanlar, cik cik cik tuşlara basarak seri hâlde mesajlaşanlar, sahnedeki ekibe ve o ekibi izlemeye gelen tüm insanlara yaptıkları saygısızlığın farkında değiller.
İlginç bir adam Ferhan Şensoy. Aynı ortama girseniz, dilinizin tutulmasına sebep (hitabet yeteneği olağanüstü), o güzel gözlerinden ve daha da önemlisi keskin bakışlarından nasibinizi aldığınızda ensenizden aşağı inen bir minik buz kalıbı kıvamında, bu buz kalıbına karşı bir anda oluşan fetişinizle, belirli bir algının üzerindeki insanların delicesine sevdiği, o algının altındakilerin anlam veremediği absürtlükteki üslûbuyla eşsiz bir tiyatrocu.
Ulusalcılığı mı, postal sevdası mı desem, bilemedim ama oyunlarını ve yazdıklarını yakından takip edenlerin, kendisini “her şeye rağmen” seven benim gibi insanların görebildiğiyle, genellikle art niyetli, bazen de anlamaktan aciz olan kesimin bok attığı şeyler çok farklı. Herkese rağmen, Ferhan Şensoy idealist bir adam ve “canım darbe istiyor” dediğinde her ne kadar kanımızı dondurmuşsa da, durup diğer açılardan baktığımızda yıllardır ortaya koyduklarıyla zaten örtüşen bir durumu da yarattı. Örtüşmesi, tutarlığından ziyade her daim bu ülkeye fazla gelecek, Avrupa’nın herhangi bir yerinde sanatını icra etmiş olsa bugün adını tüm dünyanın bildiği, oyunlarının hınca hınç dolduğu bir adam olabileceğinden kaynaklı. Bu adam zaten Türkiye’deki siyaseti yorumlarken dahi sizin, bizim gördüğümüz noktalardan bakmıyor olaya. Kendisine “solcu” sıfatını layık gören kaç tane insan Deniz Baykal gibi bir siyasetten anlamaz, muhalefet olmanın içeriğini kavrayamaz, beceriksiz siyasetçi için, adını soyadını da kullanarak ondan kurtulamadığını, dile getirebilir ki? Ben pek görmedim.
Bir de onu eleştiren çok ilginç bir kesim daha var, bahsetmem gereken. Okul arkadaşı olduğunu artık sağır sultanın da duyduğu, gazeteciler içerisindeki en dandik, en adi, en dönek, en şerefsizlerinden olan Engin Ardıç’ın da tüm “hayvan”lığıyla anlam veremediği “darbe söylemi”ne, “Ferhan’ı Ciddiye Almayın” diye tepki vermesi o günlerin en komik anlarındandı. Tıpkı bir Ferhan Şensoy oyunu gibi absürt bir durumdu. Geçmişte faşizmin götünü iştahla yalayan Ardıç’ın böyle bir tepki vermesi garip olmazsa ne garip olurdu ki?
Dili evirip çevirme, şeklini değiştirme, oyunlarla insanın aklını karıştırma konusunda da çok yetenekli bir adam. Türk Dil Kurumu’nun başına getirseniz, onlarca yıldır sadece dilin aleyhine karar veren ekibe nispet hepsinin yaptığı işin kat be kat iyisini yapacak, ürettiği kelimelerle “nereye çekersen gidecek” dili ölmekten kurtarabilecek kuvvette bir adam.
Elbette onun da çok çok iyi oyunları kadar, bekleneni vermeyen eserleri oldu. En son oyunu İşsizler Cennete Gider, gibi. Ferhan Şensoy’u bir kez daha kanlı canlı, tiyatro sahnesinde görebilmenin verdiği hazla, resmen “aptal izleyici” için hazırlanmış (bir hiciv ustasına ait) kötü esprilerin yarattığı hayal kırıklığı arasında bocalayabilirsiniz. Ferhangi Şeyler ve Seyircili Seyir Defteri oyunlarını birebir sahneden, diğer oyunlarını yayınlanan DVD’lerinden izleyebildiğim, yazdığı kitaplarda anlattığım kimseye komik gelmeyen ama beni kahkahalara boğan, çoğu zamanda “pis pis” sırıtmama neden olan güzellikle işleriyle hep çok değerli oldu benim için.
Bugün, güldürerek para kazan gençlerin hemen hepsine ilham kayağı oldu. Dahası Gani Müjde gibi beceriksiz bir adamın Kahpe Bizans gibi bir filmine doğrudan malzeme (Köhne Bizans Operası) verdi. Bugün o oyun iyi bir kadroyla sinema filmine çevrilse iki filmi yan yana koyduğunuzda neyin “sanat”, neyin popüler kültür artığı gün gibi ortada olur.
Ve bu güzel adamın başında olduğu Orta Oyuncular, geçtiğimiz sene 30 yaşına bastı. Bunun şerefine de Ferhan Bey için de çok kıymetli olan bir oyun yazarının, tiyatrocunun, yönetmenin, oyuncunun, fotoğrafçının, müzisyenin, zanaatkârın, Karl Valentin’in anısına, ona yapılan ekleme ve düzenlemelerle ortaya çıkan İçinden Tramvay Geçen Şarkı’nın 24. senesine istinaden, Ruhundan Tramvay Geçen Adam’ı sahneye koymuştu.

Nedir Karl Valentin’i ve 24 sene arayla ortaya çıkan iki oyunu özel, anlatmaya değer yapan şeyler, ona gelelim.
İkinci Dünya Savaşı tüm dünyayı etkiler, Almanya’da aydın olmak, düşünmek, idealist olmak, muhalif olmak yasaktır. Pek çok tiyatro da bu nedenle kapatılır. Oldukça muhalif olan Karl Valentin’e kimse dokunmaz. Ferhan Şensoy’un bununla ilgili Hitler’in terzisinin kendisine de sürekli kıyafet diktiğine dair bir açıklamasını okumuştum. Bunu gören bazı dingillerin olayı tamamen kıçından anladığına eminim. Valentin öylesine absürt bir şekilde yorumlar ki mevcut durumu, herkese tepki gösteren yönetim kendisinin ne yaptığına akıl fikir erdiremez. Bu sebeple de dokunmazlar ona. Saçma geliyor ama kimse de aksini iddia edemez. Zaten yazmayı sevmediği, ortada basılı bir kitabının da olmadığı yazar, eserini sahnede gösteriyor.
Bu duruma garip bir ironi de İçinden Tramvay Geçen Şarkı’nın gösterimlerinde gerçekleşiyor. Oyun öncesi Nazi üniformalarıyla izleyicileri karşılayıp kimlik soruyorlar ve bir öğrenci dışında herkes gıkını çıkarmadan kimliğini gösteriyor. Bu olay Türkiye’deki siyasi durumu net bir şekilde gösteriyor. Sivil polislerin oyuncuları durdurup tutuklamak istemesi de bambaşka bir yanı o ironinin.
Valentin aslında mantığınızla oynar, kafanızı allak bullak eder ki bu sebepten herkese komik değildir. Tıpkı Ferhan Şensoy gibi. Bu iki dehayı da komik bulmak için önce ürkmeniz, dehşete düşmeniz gerekir. Ağlanacak halimize gülme, gibi basmakalıp, yüzeysel bir eleştiriden bahsetmiyorum. Var olan korkunç gerçeklerin kıyısından köşesinden dolaşıp, çeşitli akrobatik hareketlerle malzeme toplamak, o noktalara olan bakış açısı kastettiğim. Bugün İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan hangi roman, film, tiyatro oyunu hem olayları tüm gerçekliğiyle ortaya koyup hem de “komik” olabiliyor ki? Ve bu bakış açısı kişinin siyasi görüşü ne olursa olsun gerçek bir eleştiri olarak kalıp, kendi eleştirisi olmuş oluyor. Nazileri anlatmak için nasyonal sosyalist olabilirsiniz, buna tamamen karşı olabilirsiniz ya da objektif olabilirsiniz. Ama eğer bunun yanlış, kötü, tehlikeli olduğunu görüyor, bunu ortaya koyuyor ama kendi hünerinizle bunu başarıyorsanız işte bu sizi eşsiz yapar.
İçinden Tramvay Geçen Şarkı’da Hitler’in “sandıktan çıktığı” döneme kadar olan süreçte asıl kahramanımız Karl Valentin’i izlemiştik, Ruhundan Tramvay Geçen Adam’da da bu hikâye kaldığı yerden devam etti. Absürtlük çoğu zaman estetik zevkin kaynağıdır. Ferhan Şensoy da Valentin gibi absürtlüğü evirip çevirip önümüze koyan bir yazar. Bunu yaparken kült bir tiyatro oyununu, bu topraklardan bağımsız bir şekilde sahneye uyarlamıyor ya da kendince yorumlamıyor. Ortadaki metnin absürtlüğünü, kahramanın kişiliğini zerre bozmadan, Alman’da o dönem var olan faşizmle Türkiye’de her iki dönemde var olan faşizmi kıyaslayıp, farklarını da ortaya döküp, eleştirilerini de dibine kadar savuruyor. Savaşla alay edip, aslında İşçi sınıfının bu savaşta nasıl tam anlamıyla kaybeden olduğunu, savaşa alet olduğunu, yobazlığa ve faşizme aslında büyün bir pencereden baktığında çözümünün işçi sınıfının ellerinde olduğunu gösteriyor.
Partneri, yıllarca birlikte sahne aldığı her şeyi olan kadın Elizabeth Valentin’i terk ettiğinde başka birini almıyor yanına. Komedide klişe haline gelmiş şeyi de kırıyor bu açıdan oyunlar. Partnerlerin ikisi de zeki, ikisi de komik, sürekli paslaşıp, sırayla gol atıyorlar. İkinci oyun Ruhundan Tramvay Geçen Adam’da Elizabeth’in terk ettiği bir Valentin var ve bu sebeple ilk oyunda yer alan, Ferhan Şensoy’un partneri Hümeyra, bu oyunda yok.
Ferhan Şensoy’un geleneksel tiyatroya olan bağlılığı, ortaya koyduğu özgün oyunları ve tüm bunları kendi absürtlüğünde yapıyor olması onu tüm diğer komiklerden ayırıyor. Büyük bir değişim getirmiyor komik olmaya. Getirenler ne kadar başarılı oldu ki?
Tiyatrocu, oyuncu olmanın artistlik olmadığı, bu sebeple de para kazandırmadığı bir ülkede yıllardır savaşıyor bu adam. Mutsuzluğun, faşizmin, yanlış olanın ortasında muhalif olup güldüren Valentin’le olan benzerliklerinden biri de bu olsa gerek; karşı oldukları şeylerin göbeğinde, düşüncelerini savunmaları. Yakalandığı zatürree sebebiyle, sahne arkasında can veren Valentin’e karşı Ferhan Şensoy hayatta, üretiyor, yeriyor, oynuyor ve hâlâ çok yakışıklı.
Peki, ben bu yazıyı neden yazdım? Bugün 14 Şubat, tüm dünyada “valentine’s day” (sevgililer günü) olarak kutlanan, özel günler içindeki en anlamsız, en saçma, en gereksiz gün. Bu saçma güne sebep olan işgüzar rahip Valentine mi daha mühim, Karl Valentin mi, düşünen arkadaşım Özgür Çakmak’ın önerisiyle giriştim bu işe. “İşte öyle saçma sapan bir insanım,” dedi, işte bir o kadar saçma sapan bir insan olarak, bu iki saçma sapan insanı yazdım. Özgür’e bu saçmalığa vesile olduğu için teşekkür ediyor, onun nezdinde tüm saçma sapan insanlara saygılarımı sunuyorum.